8/6/2008 · Kategori: sadat
Gayrimüslimler için hazırladığımız bu İngilizce bilgisayar cdâ??si holymessage.com (kutsal mesaj) adlı sitemizin içeriğinden oluşmaktadır. İçerisinde Allahâ??tan başka ilâholmadığı, çocuk edinmediği, Hz.İsaâ??nın bir ilâh değil sadece Allahâ??ın kulu ve elçisi olduğu, çarmıha gerilmediği, ayrıca son peygamber Hz.Muhammed (S.A.V)in gelişinin müjdeleyicisi olduğu vbâ?¦ bir çok hakikat tamamen Kurâ??ân âyetleriyleanlatılmaktadır. Ayrıca cdâ??de Kurâ??ânâ??ın yazılı metninin tamamı ve ayet ayet Arapçadan İngilizceye sesli çevirisi de yer almaktadır.
HOLYMESSAGE.COM CDâ??Sİ
Tâbiînin büyüklerindendir. Yemenlidir. Resûlullah sað iken, görmediði hâlde müslimân oldu. Fekat, Sahâbî olamadý. Hazret-i Ömer zemânýnda Medîne´ye geldi. Çok hurmet gördü. Veysel Karânîye hediyye edilen hýrka-i seâdet, ikinci Osmân Hân´a ulaþmýþtýr. Abdülmecîd Hân, bu hýrka-i seâdet için, Fâtih civârýnda (Hýrka-i þerîf) câmiini yaptýrmýþdýr.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/VeyselKarani.mp3
2-Ömer Bin Abdülaziz
Emevî halîfelerinin 8. sidir. Annesi, Hazret-i Ömer'in oðlu Âsýmýn kýzýdýr. Adâletde ikinci Ömer idi. Beyâz, ince ve nâzik yüzlü, zaîf, güzel sakallý, sevimli bir zât idi. Ýmâmlýðý, Resûlullah efendimize çok benzerdi. Malatya´yý rumlardan, yüzbin esîr karþýlýðý satýn aldý.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/OmerBinAbdulaziz.mp3
3-Mâlik Bin Dinar
Mâlik bin Dînâr, gençliðinde mal mülk sâhibi bir zengin yiðitti. Hasan-ý Basrî hazretlerine talebe olunca, bütün mallarýný ve parasýný, fakir talebelere harcadý. Kalbinden Allahü Teâlâ´nýn aþkýndan baþka her þeyin sevgisini çýkardý. Âlim ve velî idi. 748´de Basra´da vefât etdi.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/MalikBinDinar.mp3
4-Ýbrahim Havvas
Cüneyd-i Baðdâdî´nin eshâbýndan idi. 903´de Rey þehrinde vefât etdi.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/IbrahimHavvas.mp3
5-Abdülkadir-i Geylânî
1078´de doðdu, 1166´de Baðdât´ta vefât etdi. Hem seyyid, hem de þerîfdir. Anasý Fâtýma binti Ebû Abdüllah seyyidedir. Fýkh ve hadîs ilmlerinde müctehid idi.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/Abdulkadir-iGeylani.mp3
6-Abdullah-ý Tercüman
Akdenizde Mayorka adasýnda doðmuþtur. Asýl ismi Anselmo Turmeda olup bir ispanyol papazý idi. Nebuniye þehrinde, en meþhûr papaz olan Nikola Mertil´in yanýnda yetiþti. Ýncîli ezberledi. Bu papazýn yol göstermesi ile Tunus´a geldi. Müslümân oldu. Arabcayý ve islâm ilimlerini iyi öðrendi. Hýristiyanlýðýn iç yüzünü, nasýl bozulduðunu gösteren (Tuhfe-tül-erîb) adýnda bir kitâb yazdý. 15. asýrda yaþamýþtýr.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/Abdullah-iTercuman.mp3
7-Seyyidet Nefîse
Hazret-i Hasen´in oðlu Zeydin oðlu Hasen´in kýzýdýr. 762´de Mekke´de doðdu. 823´de Mýsýr´da vefât etdi. Alim ve evliya idi. Çok kerâmeti görüldü.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/SeyyidetNefise.mp3
8-Râbia-i Adviyye
Babasý Ýsmâîl´dir. Zühd ve salâh ile meþhûr bir hâtundur. Basralýdýr. Süfyân-ý Sevrî ve Hasen-i Basrî, Râbia Hatun'dan feyz alýrlardý. 752´de Kudüs'de vefât etdi.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/RabiatulAdviyye.mp3
9-Hayat Bin Kays El-Harrânî
Harrân'da yetiþen evliyânýn büyüklerindendir. Ýnsanlar ve bâzý sultanlar, onu ziyâret edip duâsýný alýrlar, onunla berâber olmakla bereketlenirlerdi. Yüksek hâllerin ve kerâmetlerin sâhibi olup, ehliyeti, ihlâsý, iffeti yanýnda, dînine çok baðlý bir zât idi. Cömertliðiyle meþhûrdur. 1185´de vefât etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/HayatBinKaysEl-Harrani.mp3
10-Ýbrahim Gülþenî
Ýbrâhîm bin Muhammed Gülþenî, meþhûr velîlerdendir. 1424´de Azerbaycan´da doðdu, 1534´de Mýsýr´da vefât etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/IbrahimGulseni.mp3
11-Biþr-i Hafî
Evliyânýn büyüklerindendir. 767´de Merv´de doðdu, 841´de Baðdât´ta vefât etdi.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/Bisr-iHafi.mp3
12-Ebû Türâb
Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Þâfiî mezhebi fýkýh âlimi. 9. yüzyýlda yaþamýþtýr. 859´da Basra'da vefât etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/EbuTurab.mp3
13/14-Emir Sultan 1-2
Adý Muhammed Þemsüddîn´dir. Buhârâ´da doðdu ve oradaki Evliyâdan feyz aldý. Çok kerâmeti görüldü. Bursa´da Molla Fenârî´den okudu. Yýldýrým Bâyezîd´e dâmât oldu. 1430´de vefât etti. Ýsmi ile anýlan câminin yanýnda ki türbesindedir.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/EmirSultan1.mp3
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/EmirSultan2.mp3
15-Hacý Bayram-ý Velî
Sôfiyye-i aliyyedendir. Ankarada Zülfadl [Sol-Fasol] köyünde doðdu ve orada 1429´da vefât etti. Kayseri´de Somuncu baba denilen Hamîdüddîn Hâmid-i Akserâyî´den feyz aldý. Edirne´de Eski Câmi´de vaaz etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/HaciBayramVeli.mp3
16-Hacý Bektaþ-ý Velî
Horâsân´ýn Nîþâpûr þehrinde doðdu. 1338´de vefât etti. Anadolu´da Kýrþehir´dedir. Þeyh Lokmân-ý Horâsânî´nin halîfesi idi. Bu da, þeyh Ahmed-i Yesevî´nin, bu da, Yûsüf-i Hemedânî´nin halîfesi idi. Hâcý Bektâþ-ý Velî Hazretleri, Sultân Orhân ile sohbet etdi. Yeniçeri askeri kurulurken duâ etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/HaciBektasVeli.mp3
17-Yunus Emre
Tesavvuf ehli ve halk þâiridir. Boluludur. Porsuk çayýnýn Sakarya´ya karýþtýðý mahalde türbesi vardýr. Tapdýk Emre´den feyz aldý. 1439´ da vefât etti. Ýlâhîleri zevkle okunmaktadýr.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/YunusEmre.mp3
18/19-Akþemseddin 1-2
Muhammed bin Hamza, Þihâbüddîn-i Sühreverdî neslindendir. Þâm´da doðmuþtur. Hâcý Bayram-ý Velî´nin halîfesi olup, Göynük´te yerleþdi. Ýstanbul´un fethinde bulunup, Hazret-i Hâlid´in kabrini keþf etdi. 1460´da Göynük´te vefât etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/Aksemsettin1.mp3
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/Aksemsettin2.mp3
20-Ebul Vefâ
Ýstanbul´daki meþhûr velîlerdendir. Þeyh Ebü'l-Vefâ, Konya´da doðdu. 1490´da Ýstanbul´da vefât etti. Ýsmi verilen Vefâ semtinde kendi adýyla anýlan câminin sol tarafýna defnedildi
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/EbulVefa.mp3
21-Aziz Mahmud Hüdayî
Azîz Mahmûd Hüdâyî efendi, Celvetiyye meþâyýhindendir. Koçhisârlýdýr. Bursada, hâcý Bayram-ý Velî´nin halîfelerinden, Muhammed Üftâde Hazretleri´nden feyz aldý. 1007´de Üsküdâr´da câmi ve tekke yaptý. 4. Murâd hân tahta çýkýnca Eyyûb´de kýlýncýný Hüdâyî Efendi taktý. 1628´de vefât etti. Tekkesi yanýndaki türbesindedir.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/AzizMahmudHudai.mp3
22-Merkez Efendi
Muslihud-dîn Mûsâ efendi, Kütahyadan Ýstanbula gelip molla Hýzýr Beð oðlu Ahmed Pâþa´dan okurken, Halvetî Sünbül Sinân yanýnda yetiþti. Önce Koðacý Tekkesi´nde, sonra Eyyûb´de Þâh Sultân Tekkesi´nde iken, Sultân Süleymân´ýn Topkapý dýþýnda, vâlidesi nâmýna yaptýrdýðý tekkede yerleþti. Sünbül Efendi, vefât edince, Koca Mustafâ Pâþa´daki yerine geçdi. 1551´de vefât etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/MerkezEfendi.mp3
23-Mehmed Emin Tokadî
Muhammed Emîn Efendi, Ýstanbul´da bulunan meþâyýhýn büyüklerindendir. Mekke-i Mükerreme´de Ahmed Yekdest-i Cüryânî´den icâzet aldý. Üç sene sonra Ýstanbul´a geldi. 1745´de vefât etti. Unkapaný´na inen cadde ile Zeyrek Yokuþu´nun kesiþdiði tepe üzerinde Soðuk kuyu Pîrî Pâþa Medresesi Kabristâný´nda, sevenleri ziyâret edip feyz almakta, muradlarýna kavuþmaktadýrlar.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/MehmedEminTokadi.mp3
24-Hasan Sezai
Ýslâm âlimlerinden ve evliyânýn büyüklerinden. Tasavvufta Gülþenî yoluna mensûb idi. 1669´da Gördes'de doðdu. Þehrin bugünkü adý Korent olup, Yunanistan sýnýrlarý içinde kalmýþtýr. 1738´de Edirne'de vefât etti. Kendi ismi ile anýlan dergâhýnýn bahçesine defnedildi.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/HasanSezai.mp3
25-Ýsmail Fakirullah
Anadolu'da yetiþen büyük velîlerden. 1656´da Siirt´in Tillo kasabasýnda dünyâya geldi. Hayâtýný insanlara ilim öðretmek, onlara dîn-i Ýslâmý anlatmakla geçiren Ýsmâil Fakîrullah Hazretleri 1734´de vefat etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/IsmailFakirullah.mp3
26-Osman Bedreddin
Seyyid Selmân Efendi´nin oðludur. 1856`da Erzurum´da doðup, 1922`de Harput´da vefât etti.
http://www.hakikatkitabevi.com/turkce/kasetler/evliyalar/OsmanBedrettin.mp3
سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/5/2008 · Kategori: sadat
seyyid sıbgatullah arvasi hz
(k.s.a) Gavs ı hizani
Osmanlı âlim ve velîlerinden. Büyük âlim ve evliyâ Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin talebelerindendir. İsmi Sıbgatullah olup "Gavsü'l-Âzam", "Gavsu Hizânî" veya "Gavs" lakablarıyla meşhûr olmuştur. "Arvâsî" nisbesiyle bilinir. Peygamber efendimizin neslinden olup seyyiddir. Babası, Seyyid LütfullahEfendi, dedesi SeyyidAbdurrahmân Kutub'dur. Doğum târihi bilinmemektedir. 1870 (H.1287) senesinde vefât etti. Kabri, Hizân'ın Gayda köyündedir.
Seyyid Tâhâ hazretlerinin "Abdurrahmân Nîgûnam= Abdurrahmân iyi isimli, yüce şanlıdır", yâhut "Kutb-ı Arvâsî" buyurarak medhettiği Abdurrahmân Kutub'un torunu olan SıbgatullahArvâsî küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi onun yetişmesi için husûsî gayret sarf etti. Çok zekî olan SeyyidSıbgatullah Arvâsî, kısa zamanda kelâm, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri tahsil etti. Zamânının fen bilgilerinde de mütehassıs oldu. Bid'atten uzak olup, Peygamber efendimizin sünnetine uygun bir hayat yaşamaya çalıştı.Tasavvufa karşı büyük alâka duydu. Birçok âlim ve velî zâtın ilim meclislerinde ve sohbetinde bulundu. Van'a giderek Seyyid Muhyiddîn Efendinin hizmetine girdi. Seyyid Sıbgatullah, hocasının verdiği vazîfeleri yapmak için canla başla çalıştı. Ağır riyâzetler ve mücâhedeler çekti. Yâni nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yaparak nefsini terbiye etti. Uzun yıllar hocasının hizmet ve sohbetiyle şereflendi. Nihâyet bir gün hocası ona; "Vefât etmiş velîlerden istifâde edecek, faydalanacak makâma geldin." buyurdu. Seyyid Muhyiddîn vefât edince, Şeyh Hâlid-i Cezrî'ye gitti. Bu mübârek zâtın vefâtına kadar sohbetleriyle şereflendi. Sonra Seyyid Tâhâ'nın, Molla Murâd Hurûsî'yle gönderdiği; "Kendi yuvana dön!" haberiyle, Tâhâ-i Hakkârî'nin şerefli hizmetine koşup, hakîkî ve esas yuvaya kavuştu. Onun paha biçilmez sohbetlerini, çölde susuz kalmış kimseler gibi ruhuna hayât verici buldu. Seyyid Tâhâ hazretleri,Resûlullah efendimizden mürşidleri vâsıtası ile gelen feyz ve bereketleri onun kalbine akıttı. Kalb gözü açılıp yüksek makamlara kavuştu. Öyle ki, Hızır aleyhisselâm ile görüşür, sohbet ederdi. Mürşidi Seyyid Tâhâ hazretleri vefât edince, onun yerine geçen Seyyid Sâlih hazretlerinin sohbetine devâm etti. Seyyid Tâhâ'nın huzûrunda kemâl ve ikmâl mertebelerine ulaşan Seyyid Sıbgatullah, Hizân ve Gayda'da halkı irşad eyledi ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Sohbetinde bulunup bir teveccühüne mazhar olanın kalbinde, Allahü teâlânın muhabbeti yerleşirdi. Dînin emirlerine son derece uyar, yasaklarından sakınırdı.
Seyyid Sıbgatullah hazretleri, geceleri hep ibâdetle geçirirdi. Uykusunu, öğleye yakın kısa bir müddet kaylûle yaparak telâfi ederdi. Hep kıbleye dönerek otururdu; buna son hastalığında dahî çok dikkat etti. Dostlarıyla sohbetinden sonra murâkabe hâlinde olur, Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ederdi.
Yakın talebelerinden biri anlattı: "Abdürrahmân Tâhî (Tâgî), henüz hocamıza bağlanıp talebesi olmak şerefine kavuşmamıştı. Hocamızın, zamânın gavsı olup olmadığı hakkında tereddüdü vardı. Bir gün gavslık alâmetlerini kitaptan okuyarak huzûruna gitmeyi, bu alâmetlerin üzerinde olup olmadığını görmeyi arzu etti. Kitapta; "Gavs olanın üzerine yağmur yağmaz." ibâresi vardı. O, kitaplarla meşgûl iken evine bir talebe geldi ve; "Hocam Sıbgatullah hazretlerinin selâmı var; "Misâfirlerimin kalabalık olması sebebiyle ziyâretine gelemiyorum. Lütfen kendisi buraya kadar zahmet etsin." buyurdu." dedi. Abdürrahmân Tâhî de; "Ben de onu ziyâret etmeyi düşünüyordum. Bugün bizde misâfir ol da yarın berâber gideriz." dedi. Sabahleyin yola çıktılar. Seyyid Sıbgatullah, onların gelmekte olduklarını haber alınca, talebeleriyle kasabanın dışına çıkıp, bir tepenin başında beklemeye başladılar. Mevsim ilkbahardı, gökyüzünde hiç bulut yoktu. Nihâyet beklenen misâfirler geldiler. Tepenin başında güzel bir sohbet başladı. Bu sırada masmâvi olan gökyüzünde bulutlar birikmeye, şimşekler çakıp gök gürlemeğe başladı. Derken sağnak halinde şiddetli bir yağmur başladı. Abdürrahmân Tâhî, kitaptan okuduğu gavs olanın alâmetlerini hatırladı ve dikkatle Sıbgatullah hazretlerini tâkib etmeye başladı. Semâdan inen yağmur tâneleri mübârek Seyyid'in üzerine inmeden etrâfına meylederek yere düşüyor, hiç üzerine yağmıyordu. Herkes sırılsıklam ıslandığı hâlde onun üzeri kupkuru idi. Abdürrahmân Tâhî, bu hâli görünce bir anda kendini kaybederek bayıldı. Oradakiler telâşa kapıldılar ve; "Herhâlde öldü." diyorlardı. Seyyid Sıbgatullah ise; "Korkmayın, telâşa kapılmayın, Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının himmeti bereketli, yardımı kuvvetlidir." buyurdu. Biraz sonraAbdürrahmân Tâhî kendine geldi ve hocamın büyüklüğünü kabûl ederek, en önde gelen talebelerinden oldu.
Seyyid Sıbgatullah'ın talebelerine teveccühü, sohbetinden daha ziyâde ve faydalı idi. Onun için sohbet süresi çok az olurdu. Talebeleriyle sessiz otururken talebelerinden pek çoğu cezbeye kapılır, kendinden geçerdi. Bir defâsında oğlu Behâeddîn, babasından izin alarak vâza başladı. İki saat kadar kalpleri aydınlatan güzel sözler söyledi. Fakat hiç kimsede muhabbet ve cezbe eseri yoktu. Sohbet bittikten sonra, Seyyid Sıbgatullah; "Haydi kalkınız, ikâmet getiriniz de namazımızı kılalım." der demez, cemâat cereyâna kapılmış gibi cezbeye tutuldu.
Sevdiği talebelerinden biri anlattı: "Hocamız bir gün murâkabe hâlinde otururken tebessüm ettiler. Bu hâli daha önce hiç görmediğimiz için merak ettik ve; "Tebessüm etmenizin hikmeti ne idi efendim?" diye suâl ettik. Buyurdular ki: "Bir talebemiz Botan Çayı'nda başını yıkamış, saçını tararken, tarak saçına takıldı. Canı acıyınca bizden yardım istedi. Onun için tebessüm ettim."
Talebelerinden biri anlattı: "Molla Abdülgafûr isminde, hocamızın büyüklüğüne inanmayan biri vardı ki, değil kendisiyle, bizimle bile namaz kılmaya tahammül edemezdi. Cumâ günleri namazını kılar kılmaz câmiden hemen çıkıp giderdi. Bir gün câminin kapısında Seyyid Sıbgatullah ile karşılaştı. Seyyid Sıbgatullah ona; "Molla Abdülgafûr! Sen bizden ne kötülük gördün ki, arkamızdan konuşup gıybetimizi yaparsın?" buyurdu. O da Seyyid Sıbgatullah'ın kolundan tutarak itti ve; "Bunca insanı aldatıp peşinde koşturduğun yetmez mi ki, beni de onların arasına katmak istersin." diyerek itmeye devâm etti. Kolunu onun elinden kurtaran Seyyid Sıbgatullah, ona öyle bir celâl ile baktı ki, Abdülgafûr, yıldırım isâbet etmiş çınar ağacı gibi yere yıkıldı. Sonra da kalkıp hocamın elini öpmeye başladı. Bir taraftan da; "Ne olur efendim beni affediniz. Kötü ve yalancı benim. Yaptıklarıma pişmân oldum. Sizin büyüklüğünüzü anlayamadım, beni affediniz." diyordu. Sonra Abdülgafûr'a; "Ne gördün ki, böyle birdenbire değiştin?" diye sordular. O da; "Gavs bana öyle celâlli bakınca, yemîn ederim ki, başım tâ Arşa kadar yükseldi, sonra tekrar yere düştüm. Gavs'ın büyük kerâmetini gördükten sonra, nasıl pişmân olmam?" dedi.
Seyyid Sıbgatullah hazretleri bir gün talebelerine; "Filân tepeye çıkalım, orada sohbet edelim." buyurdular. O gün talebeleriyle yola çıktılar. Tepenin eteklerine gelince, talebelerden bâzıları önden yürüyüp, oturulacak yerleri, hocaları tepeye çıkıncaya kadar düzeltmek istediler. Seyyid Sıbgatullah, oğlu ve yakın talebesi Abdürrahmân Tâhî, en arkada ve aşağıda idi. Önden giden talebelerin birinin ayağının altından koca bir taş yuvarlandı. Gittikçe hızlanıyor, hocaları Seyyid hazretlerinin üzerine doğru geliyordu. Bütün talebeler korkuya kapıldılar. Abdürrahmân Tâhî ise birden hocasının önüne geçerek, taşın Seyyid hazretlerine değmesine engel olmak istedi. Taş, hikmet-i ilâhî tam önlerindeki bir kayaya çarparak arkasında kaldı. Hâdiseyi seyretmekte olan Seyyid Sıbgatullah, Abdurrahmân Tâhî'nin, canı pahasına yaptığı bu hareketten son derece memnun oldu.
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
15/8/2007 · Kategori: sadat
Aşkın Elinden
Bilmem nideyim
Kanda gideyim
Aşkin elinden
Aşkin elinden
Meskenim daglar
Durmaz kan aglar
Gözyaşim çaglar
Aşkin elinden
Kaddim yay oldu
Işim vay oldu
Bagrim nay oldu
Aşkin elinden
Dinle zarimi
Verdim serimi
Kodum arimi
Aşkin elinden
Varim vereyim
Üryan olayim
Zevke ereyim
Aşkin elinden
YUNUS'un sözü
Kan aglar gözü
Dogrudur özü
Aşkin elinden
Yunus Emre
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/4/2007 · Kategori: sadat
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf; 16)
İşte Allah-u Zülcelal bizlere bu kadar yakınken, O'ndan gafil olmak çok yanlıştır. Allah-u Zülcelal bizim herşeyimize müttalidir. Şah-ı Hazne'nin oğlu Şeyh Alaaddin şöyle anlatmıştır: "Ben bir gün Şam'da iken, baktım ki bir hıristiyan bir müslümana: "Sizin Kitabınızda bir ayet gördüm. Bu ayet benim çok hoşuma gitti." dedi. Acaba bu hıristiyanın hoşuna giden nedir? diye çok merak ettim. Müslüman ona: "Senin hoşuna giden hangi ayettir?" diye sorunca, hıristiyan şu ayeti okudu: "Kim iyi iş ve hareketlerde bulunsa (sevabı) kendine, kim de kötülük ederse (cezası) yine kendinedir." (Fussilet; 46)
Bir kimsenin işlediği salih amel, Allah-u Zülcelal'e hiç bir menfaat vermediği gibi, insanın işlemiş olduğu günah da Allah-u Zülcelal'e hiçbir zarar veremez. Madem ki biz, dünyada nefsimizi o kadar çok seviyoruz, o halde neden onu ahiret azabına müstehak ediyoruz! İşte burada, nefsimize çok haksızlık yapıyoruz. Bir hristiyan bunu düşünüp de, bizim düşünmememiz çok yanlıştır.
Bir gün İsa aleyhisselam yolculuklarından biri sırasında bir köye uğrar. Köyün yanı başındaki dağdan ağlama ve inilti sesleri işitince köylülere: "Şu dağdan gelen ağlama ve iniltiler nedir?" diye sorar. Köylüler de kendisine: "Ya İsa, kendimizi bildik bileli bu dağdan böyle ağlama ve inilti sesleri işitir dururuz." diye cevap verirler. Bunun üzerine İsa aleyhisselam: "Ya Rabbi, şu dağın benimle konuşmasına izin ver." diye dua eder. İsa aleyhisselam'ın duası üzerine dile gelen dağ kendisine: "Ey İsa! Benden ne istiyorsun?" diye seslenince İsa aleyhis-selam da dağa: "Anlat bana, niçin ağlıyor, inliyorsun?" diye sorar. Dağ, İsa aleyhisselam'a şu cevabı verir:"Bir zamanlar insanlar benden çıkardıkları taşları put yaparlar ve onlara "ilah" diye taparlardı. Bu yüzden Allah beni cehenneme atacak diye korkuyorum. Çünkü Allah-u Zülcelal'in şöyle buyurduğunu duydum:"Yakacağı, insan ile taş olan, cehennem ateşinden korkun." (Bakara; 24)
Bunun üzerine Allah-u Zülcelal vahiy yolu ile İsa aleyhisselam'a şöyle buyurdu: "O dağa söyle; artık ağlayıp inlemesin. Çünkü ben onu cehenneme atmayacağım." Görüldüğü gibi, bütün katılık ve sertliklerine rağmen, taşlar bile cehennem ateşinden korkup ağlıyorlar. Biz mükellefiz ve Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerine karşı sorumluyuz. Onun için, bizim bu dağdan daha çok ağlamamız lazımdır. Çünkü önümüzde büyük olaylar vardır.
Taberani'nin Mu'cemu'l-Evsat'ta belirttiğine göre, Enes bin Malik radıyallahu anh'dan şöyle rivayet edilmiştir:Bir gün Cebrail alışılmışın dışında bir saatte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi yüzünün rengi uçuktu. Hz. Peygamber (S.A.V) kendisine: "Niye yüzünün rengi uçuktur?" diye sorunca Cebrail şöyle dedi:"Ey Muhammed! Sana geldiğim şu saatte Allah-u Zülcelal cehennem körüklerine üflenmesini emretmiştir. Cehennemin, ateşin, kabir azabının her şeyden ağır olduğunu bilen kimsenin bunlardan emin olmadıkça yüzü gülmemelidir."
Bunun üzerine Hz. Peygamber(S.A.V), Cebrail'e: "Ey Cebrail! Bana cehennemi anlat." dedi. Cebrail de şunları söyledi:"Allah-u Zülcelal cehennemi yaratınca onun ateşi bin yıl boyunca yakıldı, nihayet kıpkırmızı oldu. Arkasından bin yıl daha yakılınca akkor haline geldi. Şimdi o zifiri bir karanlık halindedir. Ne yalazı ne de koru hiç sönmez.
Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer cehennemden iğne ucu kadar bir delik açılsa, tüm dünya halkı son ferdine varıncaya kadar delikten sızacak hararetin etkisi ile yanıp kül olurdu. Eğer cehennemliklere giydirilen elbiselerden biri yer ile gök arasına asılsa bu elbisenin yayacağı yüksek hararetin ve ağır kokusunun etkisi ile tüm dünya halkı ölüverirdi.
Cehennem zincirinden bir dirsek boyu kadarı bir dağın tepesine konsa koca dağ, yedi kat yerin dibine kadar eriyiverirdi. Eğer bir kişi doğuda cehennem azabını görse, bu kimsenin gördüğü azabın etkisi ile batıda bulunan kimse tutuşurdu. Cehennem yüksek hararetli ve pek derindir. Zineti kızgın demir, içeceği kaynar su ile irin ve elbiseleri ateş parçalarıdır. Yedi kapısı vardır. Her kapısının erkek ve kadınların gireceği ayrı bölümleri vardır."
Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurdu:"Bu kadar yeter, daha anlatma! Nerdeyse kalbim parçalanıp öleceğim."Sonra ağladı, Cebrail'e bakınca onunda ağladığı gördü ve sordu:"Ey Cebrail! Allah katındaki mevkiine rağmen sende mi ağlı-yorsun?"Cebrail şöyle cevap verdi:"Neden ağlamayayım? Kim bilir belki ben Allah'ın ilminde şimdiki durumumdan başka bir durumda olurum. Kim bilir benimde başıma iblis'in başına gelen şeyler gelebilir. Zira (başlangıçta) o da meleklerdendi. Kim bilir Harut ile Marut'un uğradığı akıbete ben de uğrayabilirim."Cebrail böyle konuşunca ikisi de ağlamaya devam ettiler. Nihayet kendilerine şöyle bir ses geldi:"Ey Muhammed ve Ey Cebrail! Allah-u Zülcelal kendine asi gelmekten sizi emin kıldı."
Hz. Peygamber (S.A.V): "Cehennemin katlarının sakinleri kimler olacaktır?" diye sorunca, Cebrail aleyhisselam sözlerine şöyle devam etti: Birinci cehennemin ismi, Sair'dir. İkinci cehennemin ismi, Leza'dır. Üçüncü cehennemin ismi, Sakar'dır. Dördüncü cehennemin ismi, Cahim'dir. Beşinci cehennemin ismi, Cehennem'dir. Altıncı cehennemin ismi, Haviye'dir. Yedinci cehennemin ismi, Hutame'dir. Cebrail aleyhisselam sözlerinin burasında Hz. Peygamber (S.A.V)'den çekinerek susunca, Hz. Peygamber (S.A.V) kendisine: "Yedinci kata kimlerin yerleştirileceğini bana söyle!" dedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam: "Yedinci kata da ümmetinden büyük günah işleyipte tevbesiz ölenler yerleştirilecektir." dedi.
Cebrail aleyhisselam'ın bu cevabı üzerine Hz. Peygamber (S.A.V) bayılarak yere düştü ve Cebrail aleyhis-selam ayılıncaya kadar mübarek başını kucağına dayadı. Ayılır ayılmaz, Cebrail aleyhisselam'a: "Ey Cebrail! Musibetim büyük ve derdim ağır. Acaba ümmetimden cehenneme giren olacak mı?" diye sordu. Cebrail aleyhisselam da: "Evet ümmetinden tevbe etmedikleri halde ölen büyük günah işleyenler cehenneme girecektir." dedi. Cebrail aleyhisselam'ın bu cevabı üzerine Hz. Peygamber (S.A.V) tekrar ağlamaya başladı. Arkasından Hz. Peygamber (S.A.V) eve kapandı. Sadece namaz kılmak için odasından çıkıyor ve hiç kimse ile konuşmaksızın mescide gidiyordu. Namazda ağlıyor ve Allah'a yalvarıyordu. Böylece üç gün geçti.
Üçüncü günü Hz. Ebu Bekir kapısına geldi ve içeri girmek için izin istedi. Fakat içerden hiçbir cevap gelmeyince ağlaya ağlaya geri döndü. Arkasından Hz. Ömer, daha sonra Selman-ı Farisi de girmek için izin istedi. Fakat içerden yine cevap gelmeyince onlarda ağlamaya başladılar. En son Hz. Fatıma, Hz. Peygamber (S.A.V)'in kapısına geldi ve izin istedi. Hz. Peygamber (S.A.V) o sırada secde de idi. Kızının sesini duyunca başını secdeden kaldırdı ve girmesi için kızı Hz. Fatıma'ya izin verdi. Hz. Fatıma, Hz. Peygamber (S.A.V)'i görünce ağlamaya başladı. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V) in çehresini sararmış görmüştü. Devamlı ağlamaktan ve üzüntüden yanaklarında iz kalmıştı. Bu durumu görünce: "Ey Allah'ın Resulü! Sana ne indi?" diye sordu. Hz. Peygamber (S.A.V)'de bütün olanları anlattı. Hz. Fatıma: "Ey Allah'ın Resulü! Ümmetinin büyük günah işleyenleri cehenneme nasıl girecek?" diye sordu.
Hz. Peygamber (S.A.V) de bu soruyu şöyle cevaplandırdı:"Azap melekleri, erkekleri sakallarından, kadınları ise saç örgüleri ile alınlarından tutup sürüklerler. Ümmetimin nice yaşlıları sakallarından tutulup cehenneme doğru sürüklenirken: "Ah yaşlılık, ah zavallılık!" diye feryat ederler. Sakalından tutulup cehenneme sürüklenen nice gençlerde: "Vah gençliğime, eyvah güzelliğime!" diye bağırır. Buna karşılık ümmetim içinde, alınlarından tutulup cehenneme doğru sürüklenen nice kadınlar da: "Eyvah rezil oldum, eyvah üstüm başım açıldı!" diye feryat ederler. Böylece onlar cehennemin baş sorumlusu Malik'e teslim edilirler. Malik onlara kim olduklarını sorunca: "Bizler kendilerine Kur'an indirilenlerdeniz, bizler ramazan ayında oruç tutanlardanız." diye cevap verirler. O zaman Malik:"Kur'an sadece Muhammed'in ümmetine indirildi." deyince, hemen Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in adını hatırlayarak: "Bizler Muhammed ümmetindediz." diye bağırırlar. Fakat Malik de onlara şöyle der:"Peki, Kur'an da sizi Allah'ın emirlerine aykırı hareket etmekten alıkoyacak bir ayet yok muydu?"
Bu ümmetin günahkarları cehennemin kenarına kadar getirilip ateşle ve zebanilerle karşı karşıya bırakılınca: "Ey Malik! İzin ver de halimize ağlayalım." derler. Malik'in izin vermesi üzerine gözyaşları kuruyuncaya kadar ağlarlar. Gözyaşları akmaz olunca da kan ağlamaya başlarlar. Bu durumu gören malik kendilerine: "Eğer bu ağlama dünyada iken olsaydı, ne iyi olurdu. Eğer bu ağlama dünyada ve Allah korkusu ile meydana gelseydi, bu gün size ateş hiç dokunmayacaktı." der. Arkasından Malik zebanilere: "Haydi şunları cehenneme atıverin." diye emir verir. Bu ümmetin günahkarları ateşe atılınca hep birlikte: "La İlahe İllallah" diye seslenirler. Onlar böyle seslenince ateş geri çekilir. Bunun üzerine Malik cehenneme: "Ey Ateş, onları yakala!" diye emir verir. Cehennem de: "Onları nasıl yakalayayım, hepsi La İlahe İllallah diyorlar." diye cevap verir.
Bunun üzerine Malik: "Evet, öyle demelerine rağmen onları yakalayacaksın. Çünkü arş'ın Rabbi böyle emretmiştir." deyince ateş üzerlerine dönerek onları yakalayıverir. Bu ümmetin günahkarları Allah'ın dilediği kadar bir süre cehennemde kalırlar. Cehennemdeyken: "Ya Erhamerrahimin, ya Hannan, Ya Mennan!" diyerek Allah'a yalvarırlar. Allah-u Zülcelal'in hükmü yerine gelince Cebrail'e: "Ya Cebrail! Muhammed ümmetinin günahkarları ne durumdadır?" diye sorar. Cebrail de:"Ya Rabbi! Onların durumlarını sen daha iyi bilirsin!" diye cevap verir. Allah-u Zülcelal, Cebrail'e: "Git de gör bakalım, ne durumdadırlar?" diye emir verir. Bu emir üzerine Cebrail, Malik'in yanına varır. Cebrail'i görünce: "Ey Cebrail! Seni buraya getiren sebep nedir?" diye sorar. Cebrail de ona: "Muhammed ümmetinin günahkarlarına ne yaptın?" diye sorar. Malik, Cebrail'in bu sorusuna: "Durumları pek fena, kaldıkları yer çok dar. Ateş vücutlarını ve etlerini yedi bitirdi, geride sadece yüzleri ve kalpleri kaldı. Çünkü buralarında iman parıldıyordu." diye karşılık verir.
O zaman Cebrail, Malik'e: "Onların üzerinden cehennem kapağını kaldır da kendilerini göreyim." der. Cebrail böyle deyince Malik, cehennem muhafızlarına derhal emir verir ve bu ümmetin günahkarları üzerinden cehennem kapağı kaldırılıverir. Bu ümmetin cehennemlikleri Cebrail'i ve onun güzelliğini görünce onun bir azap meleği olmadığını hemen anlayarak kim oldğunu sorarlar. Malik de: "Bu dünyada Muhammed'e vahiy getiren Cebrail'dir." diye cevap verir. Bu ümmetin cehennemlikleri Hz. Muhammed (S.A.V)'in adını duyunca hep bir ağızdan yüksek sesle: "Ya Cebrail! Hz. Muhammed'e günahlarımızın bizi kendisinden ayrı düşürdüğünü ve ne kadar kötü şartlar içinde bulunduğumuzu haber ver." derler. Bunun üzerine Cebrail oradan ayrılarak Allah'ın huzuruna varır. Allah-u Zülcelal kendisine: "Muhammed'in ümmeti ne durumda?" diye sorunca, bu soruya: "Ya Rabbi! Durumları çok fena ve yerleri çok dar!" diye karşılık verir. O zaman Allah-u Zülcelal: "Peki onlar senden bir şey istediler mi?" buyurur. Cebrail de: "Evet, Peygamberlerine içinde bulundukları kötü durumu bildirmemi istediler." diye cevap verir. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal, Cebrail'e: "Git, durumu Muhammed'e bildir." buyurur.
Allah-u Zülcelal'in bu emri gereğince Cebrail, hemen Hz. Peygamber (S.A.V)'in yanına gider. Hz. Peygamber (S.A.V)'in yanına varır varmaz şöyle der: "Ya Muhammed! Ümmetinden şu anda cehennem azabı çeken günahkarlar adına sana geldim. Onlar durumlarının çok kötü ve yerlerinin çok dar olduğunu sana bildiriyorlar." Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V) hemen arş'ın altına giderek secdeye kapanır. O zaman Allah-u Zülcelal: "Başını kaldır da iste. Ne istersen verilecektir. Şefaatçı ol şefaatın kabul edilecektir." buyurur. Allah-u Zülcelal'in bu buyruğuna karşılık Hz. Peygamber (S.A.V): "Ya Rabbi! Ümmetimin günahkarları ile ilgili hükmünü uyguladın. Şimdi onlar hakkında benim şefaatımı kabul eyle." der. Allah-u Zülcelal, Hz. Peygamber (S.A.V)'in bu dileğine şöyle cevap verir: "Senin onlarla ilgili şefaatını kabul ediyorum. Hemen cehenneme git ve (La İlahe İllallah) diyen herkesi oradan çıkar."
Allah-u Zülcelal'in bu emri uyarınca Hz. Peygamber (S.A.V) hemen Malik'in yanına gider ve: "Ey Malik! Ümmetimin günahkarları ne durumdadır?" diye sorar. Malik bu soruya:"Durumları çok fena ve yerleri çok dar!" diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V) ona: "Kapıyı aç ve kapağı kaldır!" buyurur. Az sonra cehennemlikler, Hz. Peygamber (S.A.V)'i görünce hep bir ağızdan ve yüksek sesle: "Ya Muhammed! Ateş derilemizi ve ciğerlerimizi yakıp kül etti." diye seslenirler. Daha sonra Hz. Peygamber (S.A.V) hepsini cehennemden çıkarıverir. Ateş onları yemiş, kül ve kömür haline getirmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V) alıp onları cennetin kapısı önünden geçen ve hayat nehri adını taşıyan bir nehre götürür. Bu nehre girip yıkanırlar. Oradan da ak yüzlü birer delikanlı olarak çıkarlar. arkasından da cennete yerleştirilirler. Diğer cehennemlikler müslümanların oradan çıkarıldıklarını görünce: "Keşke bizde Müslüman olsaydık, bizde cehennemden çıkardık!" derler. (Taberani)
İşte günahlarla birlikte ahirete gidersek önümüzde bu olaylar vardır. Bu gibi olaylardan kurtulmak istiyorsak Allah-u Zülcelal'e yönelip salih amellere sarılmamız gerekmektedir. Allah-u Zülcelal çok merhamet sahibidir. Bizim de hiç olmazsa bu dünya da, O'nun korkusundan ağlamamız lazımdır. Çünkü kıyamet günü, kötülükleri ağır basan kişiye cehenneme girmesi emredilir. Bu arada kirpiklerinden biri dile gelerek: "Ya Rabbi! Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurdu: "Allah korkusundan dolayı ağlayan kimsenin, cehennemde yanmasını Allah-u Zülcelal haram etti." (Tirmizi) Oysa ben senin korkundan ağlayan gözle ıslanmıştım." der. Bundan dolayı o kişi bir kirpik telinin şehadeti sayesinde cehennemden kurtulur. Cebrail aleyhisselam de: "Falan oğlu filan, bir tek kirpiğinden dolayı cehennemden kurtuldu." diye seslenir.
İşte Allah-u Zülcelal, böyle merhamet sahibidir Yeter ki, bizim O'na inancımız tam olsun. Günah veya hata yaptığımız takdirde hemen O'na tevbe edip yalvarırsak, Allah-u Zülcelal çok merhamet sahibi olduğu için bizleri affedecektir.
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Rabbinize tevbe edip nefsinizi (pislikten temizleyin) öldürün." (Bakara; 54) Allah-u Zülcelal, kullarına öyle büyük bir merhamet kapısı açmıştır ki, bu kapıyı hepimiz bilmemiz lazımdır. Bu kapının kıymetini, dünyada iken bilmeyerek ahirete göç edersek, ahirette biliriz. Fakat o zaman da hiç bir menfaat elde edemeyiz. Bu kapının kıymetini ve değerini bu dünyada mutlaka bilmemiz lazımdır. Çünkü insan ibadetiyle, taatıyla kendisini kurtaramaz.
Mutlaka, Allah-u Zülcelal'in affıyla kurtulabilir. Kim olursa olsun, Allah-u Zülcelal affetmez ise, o kimsenin sonu helaktır. Onun için Allah-u Zülcelal'in merhamet kapısına gitmemiz lazımdır. Affolunmak için Allah-u Zülcelal'e çok yalvarmalıyız. Bu ahir zamanda mü'min kardeşlerimiz, maalesef Allah-u Zülcelal'in bu merhamet kapısından çok gafildirler. "Ben tevbe ediyorum." demekle kalmak da doğru değildir.
Tevbenin kabul alameti; insanın tevbeden önceki ile sonraki halinin arasında fark olmasıdır. İnsanın tevbeden sonraki halinin mutlaka değişmesi lazımdır. Böyle olunca o kişi gerçek tevbe etmiş olur. Bizler sanki önümüzde hiçbir şey yokmuş gibi dünya üzerinde geziniyoruz. Fakat, kabir kapısına ayağımızı bastığımız zaman, bu şekilde rahat yaşayamayacağız.
Hz. Peygamber (S.A.V) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Mü’min bir kul, ölmek üzere iken, yanına bir grup melek gelir, yanlarında misk ve reyhan kokulu ipekli bir bohça vardır. Onun ruhu hamurdan kıl çıkarcasına bir rahatlıkla, bedeninden süzülüp ayrılıverir, bu ruha melekler tarafından: "Ey mutmain olmuş nefis! Sen Rabbinden razı ve Rabbin de senden razı olarak O'nun rahmet ve hoşnutluğuna dön." denir. Mü'min kulun ruhu, vücudundan çıkarılır çıkarılmaz sözü geçen misk ve reyhan kokularına batırıldıktan sonra, ipekli bohçaya sarılarak cennetin illiyyun katına götürülür."(Nesai)
Kıyamet gününü hiç unutmamamız lazımdır. Kıyamet günü o kadar korkunç ve dehşetli bir gündür ki; o gün insanlar dimdik, Allah-u Zülcelal'in rahmetine bakarlar, lakin orada hiç bir fayda yoktur. Ama bugün böyle Allah'ın rahmetine bakarsak, orada nice menfaatler vardır. Daha o korkunç güne girmeden önce Allah-u Zülcelal'in rahmetine gözlerimizi dikersek, o zaman Allah-u Zülcelal bizlere merhamet edecektir.
Allah-u Zülcelal fazlı, keremi ve ihsanıyla hepimizi bu gaflet uykusundan uyandırıp hakiki nasuh tevbesi ederek, o büyük merhamet kapısını, bütün mü'min kardeşlerimize nasip etsin...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
